4 Nisan 2012 Çarşamba

İnceleme: Before I Fall

Hayattaki son gününüzü tekrar yaşama şansınız olsaydı, nasıl değerlendirirdiniz?




Sometimes I'm afraid to go to sleep because of what I'm leaving behind.


*Düşük dereceli spoiler alarmı.

Before I Fall, sadece bir güne odaklanıyor: 12 Şubat. Kitabın ana karakteri, lise son sınıf öğrencisi Samantha, bu sıradışı günü tam yedi kez yeniden yaşıyor ve daha önce üzerinde düşünmediği hatalarını görüp, telafi etmeye çalışıyor. Bizler de her seferinde sonun "ne" olduğunu bilsek de "nasıl" olacağını öğrenmek için peşine takılıyoruz.

Kitap, her ne kadar Sam'in ağzından anlatılsa da olayları anlayabilmek için bağlı olduğu "popüler kız grubunu" iyice tanımamız gerekiyor. Derinlerde bir yerlerde büyük sorunları olduğunu hissettiren, "lisenin kraliçesi" Lindsay'nin önderlik ettiği grup, Sam, Ally ve Elody'den oluşuyor. Partiler, bolca içki, cinsellik ve hatta bazen uyuşturucunun da yer aldığı bu genç hayatlarda, eğlence ortak payda.



Sam'in okumakta olduğu lisede, 12 Şubat'ın en büyük özelliği Sevgililer Günü için gönderilen çiçekler. Kimin ne kadar popüler olduğu aldığı çiçeklerin sayısından belli oluyor ve Sam, bizlere "Altı gülden daha az aldıysanız, acınacak durumdasınız." diye hatırlatıyor. Popülerlik o kadar önemli bir kıstas ki bazı çocuklar yere düşürülen veya çöpe atılan çiçekleri toplayıp buketlerine ekliyorlar. Lindsay'nin tetiklemesiyle zulmettikleri "sessiz kız" Juliet Sykes ("Psikopat Katil" lakabını yapıştırmalarına sebep olan talihsiz bir soyisim) için ise 12 Şubat tam bir kabus. Her sene Lindsay'nin grubundan "Belki gelecek sene fakat hiç sanmıyorum" yazan tek bir gül alan bu talihsiz kızın, Sam'in hayatını değiştirecek, kilit isimlerden biri olduğunu ilerleyen sayfalarda öğreniyoruz.

Haliyle, böyle bir lisede intihar eden öğrenciler de olmuyor değil. Neredeyse kimsenin farketmediği çocuklardan biri kendini dolabında astığında büyük bir olay olmuyor. Sam, herkesin üzüldüğünü ama durumu "kabullendiğini" söylüyor. (Popüler olmadığı için intihar etmesi gayet normal, değil mi?) Fakat okuldaki popüler bir çocuk da aynı yöntemle kendini astığında bu büyük bir yankı uyandırıyor. Bir türlü anlam verilemiyor. (Bu kadar popüler bir öğrenci kendini neden öldürmek istesin ki, değil mi?) Sonuçta, bu intihar olayları gazetelerin de ilgisini çekiyor ve haberlerde okula "Suicide High" (İntihar Lisesi) denmesine neden oluyor.



It's funny how you can know your friends so well, but you still end up playing the same games with them.


Öte yandan, kitap başından sonuna kadar arkadaşlığın önemini vurgulamaya çalışıyor. Sam, zihnen geliştikçe Lindsay'nin sırlarını kavrıyor ve yanlışlarını görüyor. Fakat tüm hatalarına rağmen Lindsay'den vazgeçmiyor ve onu olduğu gibi kabul ediyor. Okurken, Lindsay gibi birinin değişmesinin pek mümkün olmadığını bizler de görebiliyoruz. Sam, arkadaşını zaman zaman yargılasa da ona olan sevgisi baki kalıyor.



Everything in me feels fluttering and free, like I could take off from the ground at any second. Music, I think, he makes me feel like music


Sam'in içten içe hoşlandığı ama kendine dahi itiraf etmek istemediği "sıradan çocuk" Kent ile ilişkisinin evrimi de kitaptaki önemli mevzulardan biri. Günler tekrar edildikçe, Sam daha önce farketmediği detayları görüyor ve Kent'e olan bakış açısı değişiyor. Öte yandan, günün sonunda ne olacağını bildiğimiz için bu ilişki asla "mutlu bir aşk hikayesine" dönüşmüyor.

Kitabın en ilgi çekici karakterlerinden biri de Sam'in sekiz yaşındaki kız kardeşi Lizzy. Sam'in son derece düşkün olduğu kardeşi, karakterlerini karşılaştırdığımızda kendisine son derece uzak bir noktada. Izzy, sıradışı bir çocuk ve insanların ne düşündüğünü umursamaktansa hayatını kendi dilediği şekilde yaşamaya önem veriyor. Herkes dalga geçtiği halde peltek konuşmaya devam ediyor ve bundan memnun olduğunu, kendi konuşma tarzını sevdiğini söylüyor. Sam, kimse için kendini değiştirmek gibi bir derdi olmayan bu küçük kızın "asla değişmemesini" diliyor.



I know some of you are thinking maybe I deserved it…
Let me ask you: Is what I did really so bad?
So bad I deserved to die?
So bad I deserved to die like that?
Is what I did really so much worse than what anybody else does?
Is it really so much worse than what you do?
Think about it.


Pervasızca kırılan kapler, sebepsizce uygulanan psikolojik şiddet, farklı olanın yabancılaştırılması, pişman olunan kararlar, kirli sırlar ve gençlik hataları... Yazar Lauren Oliver, gençlere (ve tabii ki ailelerine) kendi hayatları üzerine düşünmelerini sağlayacak güzel bir kitap hediye etmiş. Dahası, kitap şimdiki zamanın ne kadar değerli olduğunu ve yapmak üzere olduğumuz seçimlerin herşeyi ne kadar farklı kılabileceğini gösteriyor.

Puan: 4

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Linkwithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...