inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2017 Cumartesi

İnceleme: Built


Jay Crownover'ın yeni yetişkin serisi Marked Men/Dövmeli Adamlar'ın spin-off'u Built'te, küçük ekibiyle birlikte kendi haline terk edilmiş yıkık dökük evlerin renovasyonunu üstlenen Zebulon Fuller ve aile hukuku alanında uzmanlaşmış avukat Sayer Cole, okura dış görünüşleri, karakterleri ve yaşam tarzlarıyla birbirine zıt kutuplarda yer alan iki karakter olarak tanıtılıyorlar. Zeb, hissettikleri yüzünden okunan, sıkı dostları olan, işinden dolayı sürekli kir pas içinde dolaşan bir adamken Sayer ciddi ifadeli, kendi duygularıyla dahi arasına mesafe koyan, genellikle işinin gerektirdiği resmi kıyafetlerle görülen bir kadın. Sayer, katı, kuralcı ve kontrolü elinde tutmayı seven babasının ölümüyle birlikte bir kardeşi (yukarıda bahsettiğim serideki Rowdy) olduğunu öğrenip Seattle'daki hayatını geride bırakarak Colorado'ya taşındığında Zeb'le de ilk kez karşılaşmış oluyor. 

Şu ana kadar yazılmış en uç noktalardaki insta-love hikayelerini okuduğunuzu düşünüyorsanız, bir de Built'e göz atın. Giriş bölümünün ilk cümleleriyle başlayan  çekimin yoğunluğu sayfalar ilerledikçe katlanarak artıyor. "Onunla bir barda tanıştım. Pahalı bir kadehten şampanya içmesi gerekirken elinde bir bira şişesi vardı ve bu beni izah edilemez şekilde baştan çıkarttı." Evet, kitap Zeb'in ilk kez gördüğü Sayer hakkında söylediği bu iki cümleyle açılıyor. Sayfalar, sayfalar boyunca akla gelebilecek (ve gelmeyecek) her şeyden nasıl da etkilendiklerini anlatıyorlar. "Alet çantasını masaya fırlatıp her şeyi zangırdattı ve ben de biraz titredim çünkü bu ses bile seksiydi." Hayır, hayır, bu niyeyse kendini ısrarla ciddiye alan bir romance kitabı ve kahkahalarla gülmemiz için yazılan bir sitcom senaryosu değil.

Pekala, ciddiyetimi korumaya çalışacağım.

14 Temmuz 2016 Perşembe

İnceleme: Addicted to You


Lily Calloway'in, onu çocukluk arkadaşı Loren Hale hariç dünyadaki tüm insanlardan uzaklaştıran bir sırrı var. Babası The Coca-Cola Company benzeri dev bir şirketin kurucusu olan Lily, bir nemfoman ve onu gün be gün tüketen bu sırrı paylaşabildiği çocukluk arkadaşı Loren Hale ise bir alkolik. Profesyonel yardım alıp iyileşmeyi denemek yerine bağımlılıklarını kucaklıyor ve bu uğurda diğer insanlarla kurulabilecek tüm bağlardan vazgeçiyorlar. Ta ki birlikte olmaya başladıkları o ana kadar.

9 Nisan 2016 Cumartesi

En Çok Okunan 10 İnceleme

Bugün yayınladığım inceleme yazılarına şöyle bir baktım ve gerçekten çok fazla hit alan yazılar olsa da bazı yazıların hit sayısının henüz iki basamaktayken takılıp kaldığını gördüm. Yıllarını bloglarına adayan blogger'ların da bileceği üzere elbette hit sayısını belirleyen bir takım kriterler var. Bunlar bir yana, işin içine bir de blogumu önce wordpress'te açıp çok daha sonra kısıtlamalardan bunalarak blogspot'a taşımam da giriyor. Yine de blogger'ın sunduğu verilerden yola çıkarak çarpıcı bir sonuç tablosuyla karşı karşıyayız diyebilirim. 



İşte blogger'ın en çok tıkladığınızı iddia ettiği kitap incelemeleri:

30 Ocak 2016 Cumartesi

İnceleme: The Deal

*Düşük dereceli spoiler alarmı.

Off-Campus serisinin ilk kitabında yazar Elle Kennedy, bizi, biri müzik eğitimi alan ve yeteneğiyle burs ödülü almaya çalışan, diğeri ise tarih okuyan ancak tek hayali takımıyla birlikte hokey şampiyonluğuna kavuşmak olan iki hırslı üniversiteli ile tanıştırıyor.



Kitabın başında söze başlayan Hannah, yaşadığı trajik bir olaydan sonraki beş senelik süreçte sadece iki erkeğe karşı bir şeyler hissedebildiğini söylüyor. Birisi onu terk eden eski sevgilisi, birisi ise altı haftadır aynı ortamda bulunduğu halde bir türlü dikkatini çekemediği Justin. Hannah'dan sonra ise söz alma sırası Garrett'a geliyor. Garrett, kızları kolayca etkilemeyi başaran ama hayatında hokeyden başka bir şeye yer açmak istemeyen gri gözlü bir "jock". Üniversite eğitimi bittiğinde profesyonel kariyerine başlayacağından emin ve eğitimi devam ederken tek yapmak istediği de takımıyla birlikte kolej hokeyinde şampiyonluk kupasını kaldırmak. Ancak geçmek zorunda olduğu bir dersten F aldığında bu sıkı sıkıya bağlı olduğu okul takımına veda etmemek için dersi geçen tek kızdan yardım istemek zorunda kalıyor. Karşılığında kıza ne verebileceğini anlaması için ise biraz gözlem yapması yetiyor. İşte böylece iki gencin bir araya gelme süreci başlıyor.

Öncelikle belirtmem gerekir ki kitaptaki birçok şey ortalama Türk okurunu "dışarıda bırakan" cinsten. Örneğin; frat'in ne olduğunu bilmeyen birine sırf anlatmaya çalışmak adına söz gelimi "öğrenci kulübü" dediğinizde kelimenin içi neredeyse tamamen boşalmış oluyor. Üniversite kültürünün içinde koskoca bir kültür söz konusu. Kim olduklarını, neyi nasıl yaptıklarını bilmeden kitaptaki kızların frat partisine gitmeleri, okur için pek bir anlam ifade etmeyecektir. Okur o anda ya bunun ne olduğunu düşünecek ve kafasında canlanması gereken sahneler canlanmayacak ya da üstünde durmadan devam etmeyi seçecek. Velhasıl, birçok okurun birçok kez "muhabbete Fransız kalması" söz konusu olacak. Tıpkı kitabın bir bölümünde Garrett'ın bir sorority sister'la yattığını hava atarcasına belirtmesi ve sonrasında Justin'in Kappa Beta kızlarıyla çıktığını Hannah'nın kulağına çıtlatması gibi. Bunlar konuya hakim olmayanlara detay olarak gözükebilir ancak kitabın kapağında bize göz kırpan "anlaşmanın" zeminini oluşturuyor.

20 Ocak 2016 Çarşamba

İnceleme: The Shadow Queen

Hayvanlara ve bir parçası oldukları doğaya hükmedebilen büyülü güçler, intikam arzusuyla dolup taşan karakterler ve fantastik kitapların olmazsa olmazı canavarlar. C.J. Redwine'ın The Shadow Queen'i, ince ince örülmüş kurgusuyla "Pamuk Prenses" masalına yeni bir anlam kazandırıyor. 



Ravenspire Krallığı’nda tahtın gerçek sahibi veliaht prensesi Lorelai Diederich, tıpkı üvey annesi Kraliçe Irina gibi büyü yapabiliyor ancak güçlerinin sınırları henüz vakıf olamadığı bir sır. Yine de prenses, kraliçenin maskesini düşürmek için elinden geleni ardına koymuyor ve saray cehenneme dönüyor. Çıkan arbedede kraliçe boş durmayarak ailenin beslediği yılanı bir engerek yılanına çevirip krala saldırtıyor. Kral ölürken, prenses ile kardeşi Leo, kralın sağ kolu Gabril’in de yardımıyla kaçmayı başarıyorlar. İşte hikâye böyle açılıyor.

16 Ocak 2016 Cumartesi

İnceleme: Wild Reckless

Ginger Scott'ın geride bıraktığımız sene içinde Goodreads Choice Awards'ta finale kalarak gündeme gelen kitabı, "karşı konulamayan bad boy" formülünü kullanıyor ve tüm uyarılara rağmen Owen'a vurulan Kensington'ın hikayesini anlatıyor.




Kitabın çarpıcı giriş bölümünde panayırda gördüğümüz Owen Harper'ın çocuk aklında sonsuza dek yer edecek bir trajediyi okuyoruz. Hemen ardından yıllar sonrasına yolculuk yapıyor ve Owen'ın hem yeni kapı komşusu hem de yeni okul arkadaşı olan Kensington'ın ağzından öykünün günümüzde geçen kısımlarını okumaya başlıyoruz.

Bu hikayede Kensington'la Owen neredeyse nefretten aşka giden bir yolu takip ediyorlar. Araları bir çok sıcak, bir çok soğuk. Örneğin; birbirlerine ısınmaya başladıkları sırada Owen kasabada yine panayır kurulacağını öğreniyor ve buharlaşıyor. Kendini tekrar gösterdiğinde ise kucağında bir kız oluyor. Kensington elbette öfkeleniyor ve Owen'a tavır alıyor ancak bu olayın hemen ertesinde arkadaşlarıyla panayıra gittiğinde Owen'ı da orada bulunca hiçbir şey olmamış gibi flört etmeye başlıyorlar.

Owen, şu bildiğiniz kötü çocuklardan biri ve bildiğiniz diğer tüm kötü çocuklar gibi onun da kötülüğünün illa ki sebebi var. Çok içki içmesinin, yasadığı yarışlara katılıp deliler gibi hız yapmasının, okulu kırmasının, sürekli farklı farklı kızlarla birlikte olmasının, hakkında çıkan ve yalanlamadığı onca kötü dedikodunun... Evet, hepsinin bir sebebi, bir mazereti var. Kensington zamanla bunları bir bir öğreniyor ve onun "aslında söylendiği kadar kötü olmadığına" karar veriyor. Tabii ki bu formülün üzerinden giderek "page turner" yaratabilen yazarlar da gördük. (Akla bu noktada Abbi Glines geliyor.) Ancak kitabın tek sorunu bu değil.

4 Aralık 2015 Cuma

Alışveriş Notları: Sony Xperia M5

Nihayet tam istediğim gibi bir telefon buldum.


Bir süredir kendime yeni bir Android telefon almak istiyordum. Samsung ve LG hariç (müşteri deneyimi temelli sebeplerim var!) diğer tüm markaları neredeyse tek tek araştırdım. Alacağım akıllı telefondan beklentim belliydi ve böylece yavaş yavaş Sony'nin Xperia ailesine göz atmaya başladım.

Son kararımı verip dün akşam aldığım Sony Xperia M5'in özelliklerini birçok sitede okuyabilirsiniz. Ancak kısaca özetlemek gerekirse, 21.5 mp arka ve 13 mp ön kameralı, 4K video çekebilen, MediaTek Helio X10 64 bit sekiz çekirdekli işlemcisiyle 2,0 GHz hız sunan, suya ve toza dayanıklı şık bir telefon diyebilirim. 

14 Ekim 2015 Çarşamba

İnceleme: Duman ve Kemiğin Kızı

Canavar, canavar olduğunu düşünmez.




Dilekçik, şing, şanscık, gavriel, bruksis! Keçi suratlı, boynunda kitap boyunca bir türlü sırrına vakıf olamadığımız bir lades kemiği taşıyan, boynuzlarında ulak kuşunu ağırlayan Brimstone’la tanışan insanların hayatını kolaylaştıracak sihirli objeler bunlar. Ancak her biri için bir bedel ödenmeli.

Bir yerlerde çocuklar çekilen dişlerini yastık altına koyduklarında diş perileri gelip bu diş karşılığında onlara bir sürpriz bırakıyor. Eh, bizim buralarda böyle şeyler olmuyor. Yine de bu tüyler ürpertici “dilek taciri” Brimstone’u hayal edebilmemize engel değil. Laini Taylor’ın her biri birkaç hayvanın ve bazen de insanın karışımından oluşan büyülü Kimeralarıyla lacivert saçlı ve kim olduğunu öğrenmek için çırpınan protagonisti Karou, Prag’dan Marakeş’e kadar haritada genç yetişkin yazını için sıklıkla gözükmeyen lokallerde karşımıza çıkıp bizi maceraya sürüklüyorlar. Aslına bakılırsa kitabın ilk sayfasını çevirdiğimizde karşımıza çıkan “melekle şeytanın aşkı” konulu pek de ilgi çekici olmayan yazıya aldırıp akla okuduğumuz sayısız paranormal aşk hikayesinde bizi bunaltan klişeleri getirmemek gerekiyor. Çünkü bu roman, diğerlerinin arasından ustaca sıyrılmasını biliyor.

28 Eylül 2015 Pazartesi

İnceleme: LOL



Kody Keplinger, bizi bir kez daha Hamilton Lisesi'nin koridorlarına götürüyor ve bu kez beş parasız, sivri dilli ve talihsiz Sonny ile tanıştırıyor. The DUFF/SAP'tan tanıdığımız Wesley Rush'ın kız kardeşi Amy'nin en yakın arkadaşı olarak karşımıza çıkan genç kız, başı ne zaman sıkışsa çareyi yalan söylemekte buluyor. Yalanlar art arda sıralanıp hayatlar alt üst olurken etkilemeye çalıştığı Ryder ile biricik dostu Amy de nasibini alıyor.

Açıkça söylemek gerekirse, kitabın ilk sayfaları gerçekten eğlenceliydi ve defalarca yüzüme bir gülücük kondurmayı başardı. Sonny'nin Gert ismini taktığı eski station wagonında mahsur kalması, hiç kimsenin sevmediği "yeni çocuğa" vurulması ve mecburen Rush malikanesinde kalması ortaya garip ve merak uyandıran bir plot çıkartıyordu. Ancak eski Hollywood gençlik filmlerine bir aşk mektubu niteliğindeki kitabın ikinci yarısı kanaatimi bir nebze değiştirdi.

18 Eylül 2015 Cuma

İnceleme: Slate

Rayna, arkadaşlarıyla birlikte Declan Kardeşler'e, özellikle de çocukluk arkadaşı ve tek aşkı Slate'e haddini bildirebileceğinden emindi. Tüm hesapları alt üst olmadan hemen önce.



Bir yangından sağ kurtulmayı başaran ancak vücudundaki yanıklar nedeniyle uzun süre hastanede kalması gereken Slate, haplara karşı bir bağımlılık geliştiriyor. Hastaneden çıktıktan sonra da bağımlılığına yenilerini eklerken bir yandan da kardeşleriyle işlettikleri gece kulübünde kafes dövüşlerine çıkıyor. Bu yeni yaşam tarzından haberi olmayan Rayna, çocukluğunun geçtiği kasabaya geri döndüğünde büyük bir sürprizle karşılıyor. İşte kitap böyle bir ortamda başlıyor.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

İnceleme: Flaw

Kusursuz görünmek kusursuz olduğun anlamına gelmez.



Zengin, sevgiyle şımartılmış, her istediğini almaya alışkın ve sorumsuz Josh, sahte ismi ve sahte telefon numarasıyla kandırdığı kızları götürebileceği bir yer aradığı için ev ilanını gördüğü Aidan'ın dairesini paylaşmaya başlar. Bir dövmecide çalışan Aidan'ın yüzünde insanların irkilmesine neden olan büyük bir yara izi vardır ve bu nedenle iç mekanda bile güneş gözlüğü takar, kapüşonlusunu mutlaka giyer, geceleri dışarı çıkmayı tercih eder, sonuç olarak toplumdan uzaklaşır ve evinden çıkmayan arkadaşı Becca ile günlerini geçirir. Pembe saçlı, dövmeli, sürekli eşofmanla ve terlikle dolaşan Becca da insanların farklı gözle baktığı, sürüden ayrılan bir kızdır. Ortaya bir de "Miss Perfect" lakaplı Jordyn çıkınca bu dört insanın hayatı allak bullak olur. Jordyn, Aidan'la birlikte olmak ister. Aynı şekilde Josh da Becca'yla. Hisler karşılıklı olsa da aradaki farklılıklar işleri zorlaştıracaktır.

24 Temmuz 2015 Cuma

İnceleme: The Vincent Boys

Yakışıklı kuzenler, bir vaizin kızı ve daha fazla gizlenemeyen hisler. 



Kardeş çocukları Beau ve Sawyer Vincent, birbirlerinden gündüzle gece kadar farklılar. Birisi lisenin ve hatta kasabanın prensi olarak anılırken, diğeri resmen sürüden dışlanan kara koyun muamelesi görüyor. Ancak bir ortak noktaları var: Ashton.

19 Temmuz 2015 Pazar

İnceleme: Naomi and Ely's No Kiss List

Arkadaşlık mı aşk mı? Yoksa arkadaşlık da bir tür aşk mı?



Levithan'in imzasını attığı kitaplarda yazarın kafa yorduğu mevzulardan olan LGBT bir şekilde karşımıza çıkıyor. Baş karakterin değilse bile yakın çevresinden birinin biyolojik kimliği ile cinsiyeti birbiriyle örtüşmüyor. Buna "cinsel tercih" demiyorum çünkü Levithan'e -aynı şekilde birçok insana- göre bu bir tercih değil. Every Day/Her Gün'de sürekli değişen kimliğiyle A, yine Rachel Cohn'la birlikte yazdığı Dash & Lily's Book of Dares'te evde geçen bölümlerde sevgilisiyle görünen bir ağabey ve Naomi and Ely's No Kiss List'te baş karakterlerden biri, yani Ely, buna örnek olarak gösterilebilir. Aynı şekilde Ely'ın arka planda dolanan ve birlikte mutlu olduklarından gayrı pek bir şey öğrenmediğimiz "anneleri" de öyle.

Kitabın kompleks bir problemi var. Çocukluklarından beri sıkı dost olan Naomi ile Ely'ın ilişkisi dünü, bugünü ve yarınıyla masaya yatırılıyor. Birbirine benzeyen bu karakterlerin birbirlerinden farklı beklentileri olduğunu görüyoruz. "Partinin gözdesi", çapkın, modaya ve müziğe düşkün Ely ile usta yalancı, müzikten pek anlamayan ve sürekli belirtildiği şekliyle "ateşli" Naomi, kitabın arka kapağında da yazan şu sebeple arkadaşlıklarına mutlu mesut devam edemiyorlar:

"Naomi ♥ Ely
Ve ona aşık olduğu söylenebilir.
Ely ♥ Naomi
Ama o erkeklere aşık olmayı tercih ediyor."

13 Temmuz 2015 Pazartesi

İnceleme: İşgalci


İlk kitapta dünyaya bir değişim programı vesilesiyle gelen Aelyx'in, Cara'nın da sonsuz desteğiyle zaman içinde bulunduğu ortama bir nebze alışmaya başladığına şahit olmuştuk. Ancak alışmak, sevmek anlamına gelmiyor ve işte bu kitapta bir sonraki emre kadar birlikte yaşamaya mahkum edildiği bu topluluğa uyum sağlamak zorunda bırakılıyor. Çünkü görevi, kendisini  -dolayısıyla tüm Lehrlileri- dünyalıların gözünde düştüğü kötü durumdan kurtarmak ve bunun için de evvela kendisini halka sevdirmesi gerekiyor. 

Tıpkı Aelyx gibi Cara da gönderildiği uzak gezegende yaşamanın ne demek olduğunu öğrenmek zorunda kalıyor. Şekerin üretilmediği, televizyon ya da sinema gibi kafa dağıtmamızı sağlayan en temel araçlarının olmadığı, yeşilliğin yetişmediği, binbir teknolojiyle donatılmış bir gezegenden bahsediyorum. Mutlaka çamaşır yıkarken ortaya çıkan karbonla ilgili bir şeyler duymuşsunuzdur. Ultrasonik dalgalar ve kızılötesi teknolojisiyle temizlenen havluların olduğu bu gezegende ona bile bir çare bulmuşlar. Kristal ve gümüş yapraklı devasa ağaçların olduğu bu yeni evreni, sayfaları çevirdikçe adım adım keşfediyoruz.

İlk kitapta bu gezegeni sadece Aelyx'in anlattığı kadarıyla öğrenebilmiştik. İkinci kitapta Cara'nın gözlemlerine güveniyoruz. İşte bu noktada kitabı henüz okumayanların görmezden gelmesi gereken spoiler içerikli bölüme adım atıyoruz çünkü kafamı kurcalayan birkaç şey var.

5 Temmuz 2015 Pazar

İnceleme: The DUFF

Güzel kızlar, güzel kızlarla arkadaş olmazlar. Çirkin ve şişman bir kızın yanında güzel görünmek varken, neden rekabet etmeye gönüllü olsunlar ki?



The DUFF, elime alır almaz, daha ilk sayfasından itibaren bana kahkaha attırmayı başaran bir kitap. Genç yazarın bol argolu içten anlatımı, kitabın başında bile kendisini hissettirip okurun kısa süre sonra en yakın arkadaşları, sırasıyla Casey ve Jessica'yla güzellik konusunda yarışamayacağını düşünen baş karakter Bianca'yla kuracağı bağın zeminini ustalıkla hazırlıyor. Evet, güzellik kitabın en önemli meselelerinden biri ve bu kitapta aslında herkes güzel olmaya çalışıyor. Söz gelimi okulda geçen rastgele bir olayı açıp okusanız, muhtemelen ya birilerinin manikürlü, kusursuz tırnaklarının ya da dolgun dudaklarının bahsinin geçtiğini görebilirsiniz. Yazar öyle bir resim çiziyor ki küçük göğüslerinden ve şişko poposundan açıkça yakınan Bianca'nın bu departmanda hiç şansı yokmuş gibi görünüyor. Aslında bunu kafasına takmaya başlamasına vesile olan ise aynı anda hem kasabanın en zengini hem de okulun en seksi çocuğu Wesley Rush. Resme dahil olduğu anda da "Bianca'nın maceraları" başlamış oluyor.

28 Haziran 2015 Pazar

İnceleme: Yabancı

Cara ile Aelyx'in öyküsünü elime ilk aldığımda, bilhassa kitabın kapak görseline bakarak yoğun bir romantizmle yoğrulmuş liseli aşkından daha fazlasını pek beklemiyordum.




Elbette bu muhteşem baskıdan ve GO Kitap!'ın şahane sunumundan etkilenmemek elde değildi. Metne geçtiğimde beni ilk şaşırtan ise kitabın ne kadar komik ve eğlenceli olduğuydu. Evet, Melissa Landers bilim kurguya meraklı bir kadın ve bize uzayın derinliklerinden bahsediyor ama bunu yaparken eğlendirmeyi de ihmal etmiyor. Başka bir yazarın elinde olsa detaylara boğulabilecek, zihinsel bir aktivite olan okuma eylemi sırasında fiziksel anlamda yorabilecek uzay teması, kitabın esprili dili ve akıcı anlatımıyla keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

İnceleme: The Heir

Hiç düşündünüz mü, ya tam tersi olsaydı? Ya saraya davet edilen otuz beş erkek bir prensesin eli için kıyasıya mücadele etseydi?



İşte bu düşünceyle yola çıkan yazar, bize ekstra bir hikaye sunmuyor; bizi seride şu ana kadar karşılaştığımız karakterlere benzemeyen bambaşka birinin dünyasına açılan kapıya götürüyor.

İkiz kardeşi Ahren'dan yedi dakika önce doğarak veliaht prensesi olan Eadlyn'in çok şanslı olduğunu düşünebilirsiniz ama o sürdürdüğü, milyonlarca insanın özlem duyduğu kraliyet ailesine has o zevk-i sefa içindeki hayatından, omuzlaması gereken sorumluluklar nedeniyle bunalıyor ve bunu daha ilk sayfalarda anlamak mümkün oluyor. Görevleri bir yana, istediği zaman sıradan bir insan gibi dışarı çıkamamak, her an ve her yerde kurallara bağlı kalmak gibi bir takım dertleri var. Normallik, kraliçe olmak için doğan bu kızın belki de erişemeyeceği tek hedef. Kabul etmek zorunda bırakıldığı Seçim, her şeyi gönlünce yapamayacağının altını bir kez daha çiziyor. Attığı her adımda en azından hem kraliyet soyunu hem de krallığı düşünmesi gerektiğini biliyor ama babası Kral Maxon'ın aksine kendini görev uğruna feda etme kavramına sıcak bakmıyor.

I had to be relentlessly on my toes to avoid anything that could possibly tarnish my image, my family's image, or the country at large.

Neredeyse kitap boyunca, "Hükmetmek için doğdum," demesinden yola çıkarak bugüne kadar aldığı eğitimin ve yaşam tarzının elinde tuttuğu güçle birleştiğinde koskoca krallığı yönetebileceğine kendini ikna etmeye çalıştığını da görüyoruz. Aslında bize kitabın başında sunulan Eadlyn, henüz yolun başında, koruma kalkanlarına sımsıkı tutunmuş, kontrolü daima elinde tutmak isteyen bir genç kız. Sorun şu ki o, geleceğin kraliçesinin her durumda böyle olması gerektiğini düşünüyor.

Evet, ilk bakışta kan kaynatan, bağrınıza basmak isteyeceğiniz bir karakter değil Eadlyn. Ancak annesine bir tartışma anında, "Bu kadar kusurlu olduğumu düşündüğünü bilmiyordum," diyen prenses, gelişime son derece müsait ve yazar okura asıl o gelişim sürecini merak ettiriyor.

No matter how romantic he thought this was, all I could think of were the thirty-five loud, obnoxious, weird-smelling boys who were about to invade my home.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

İnceleme: Kağıttan Kentler



Okuduğumuz romanların büyük bir kısmında yıldız baş karakterdir. Sahne onundur. Hep en önemlisi onun ne düşündüğü, ne dediği ve ne yaptığıdır. Ancak bu kitabın yıldızı baş karakteri değil. Margo. Okura, ona vurulan/etkisinde kalanlardan biri olan Quentin'in bakış açısıyla sunulan fikriyle ifade edersek, emrine amade hayranlarıyla, okulun sürüden ayrılan özgür ruhlu popüler kızı. Kitabı bir kere okuduktan sonra illa ki bir yerlerde kullanacağınız "kağıttan kentler" de başkasının değil, onun müthiş tespiti. Özünde Margo, hatırlanma potansiyeli yüksek, kanlı canlı bir karakter ancak fikrinin ne kadar gerçeğiyle örtüştüğünü görmek için kitabı baştan sona okumanız gerekiyor.

Biz yürürken kalabalığın arasında Margo'ya ara sıra bakmaya devam ettim; hızlı, anlık fotoğraflar: Ölümlüler Geçip Giderken, Kusursuzluk Olduğu Gibi Duruyor başlıklı bir fotoğraf sergisi.

Şimdi her şeyi bir yana bırakıp yazarın karakter yaratmadaki takdire şayan başarısından bahsetmek istiyorum. Sadece Margo değil, Quentin'in birlikte çokça vakit geçirdiği arkadaşları - hormonlarıyla başı besbelli dertte olan Ben ve entellektüel birikimiyle göz dolduran Radar - sahici karakterler ve kitabın eğlenceli yapısını temelden destekliyorlar. Söz gelimi bir liseye gitsek, benzerlerine rastlayabiliriz. Bir Amerikan kasabasında bir Amerikan lisesine gitsek büyük olasılıkla rastlarız. Neticede yazarın yazdıklarını deneyimlediği, içinde büyüdüğü ve hala içinde bulunduğu, soluduğu atmosferden ayırmak mümkün değil. Ancak biz zaten milyonlar gibi Amerikan olmadan Amerikan kültürüyle büyüdük ve bu kültürün inkar edilemez etkisiyle yaşıyoruz. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, okuduğumuz, izlediğimiz her şeyden belli. Bu nedenle okurken aslında hiç yabancılamıyoruz.

İnsanların birbirini pek de sevmediği bizim buralarda (çünkü yapacak daha önemli işlerimiz var) Quentin'in kurduğu bu derin bağlara imrenmemek elde değil. An geliyor arkadaşlarından birinden, arkadaşlıklarından şüpheye düşüyor. Ancak yazar, kitabın sonlarında doğru yaptığı manevrayla aslında şüpheye yer olmadığının altını çiziyor.

Kitap ayrıca bahsetmeden geçilemeyecek derecede edebiyatla dolu. Quentin'in keşfedeceğiniz bir sebeple elinden düşmeyen kah masasında duran kah yatağına konan, hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelen Walt Whitman kitabı gibi. Şairin şiirindeki "çimen" metaforu gittikçe hikayenin kendi metaforuna dönüşüyor çünkü Quentin, Margo'ya fiziksel olarak yaklaşmadan önce zihnen yakınlaşmak, onu daha iyi okumak için attığı her adımda aslında kendi özünü de keşfediyor ve içinde bulunduğu duruma anlam vermeye başlıyor. İlk başlarda anlamsız gelen "çimen" dev yapbozun parçaları tamamlandıkça anlamına kavuşuyor.

AŞAĞIDAKİ KISIM SPOILER İÇERİYOR.

Şimdi gelin kitabı tadını çıkartmak için biraz daha derinlere inelim.

Onca çileden, onca zahmetten, onca uykusuz geceden sonra kavuşulan Margo'dan bahsedelim. Fikri ve gerçeğiyle. Tüm kitap boyunca, "güvenilmez anlatıcımız" bize onu kendi gözüyle gördüğü, kendi hayalinde canlandırdığı şekliyle anlatmıştı. İpuçlarını topladıkça, parçaları birleştirdikçe aslında Margo'nun göründüğünden ne kadar farklı olduğunu ve artık göründüğü gibi olmaktan ne kadar yorulduğunu keşfettik. Hala nefes alıyor mu yoksa çoktan bir ağacın altında tıpkı o birlikte buldukları adam gibi ardında kabuğunu bırakarak bu diyardan ayrılmış mı diye merak ettik. Quentin, tüm yol boyunca elimizden tuttu. Tüm yol boyunca hayalinde yarattığı Margo ile aslında yeni yeni tanımaya başladığı Margo arasında gidip geldi, zihnindeki karmaşa sayfalardan taştı ve bize de bulaştı. Sonunda aradığını bulduğunda ise... Her şey hayal ettiği/ettiğimiz gibi miydi?

Margo bulunduğunda, hikayenin doruk noktasında, o aydınlanma anında aslında hisleri, iç dünyası Quentin'in kafası kadar karışıktı. Çekip gitmenin özlemiyle yanıp tutuşmuş, sonunda tüm ayrıntılı planlarına rağmen ansızın herkesi ve her şeyi (sonradan özleyeceklerini) ardında bırakıp içindeki o ihtiyacı karşılamak için gitmiş olsa da anlatmaya, açıklamaya içten içe gönüllü. Belki kilisede bir günah çıkartma ayini gibi. "Beni affet," demek istedikleri var ve ilgisiz ebeveynlerinin gözetiminde yaşamış, hayatını sığlığından emin olduğu uğraşlarla yine sığlığından emin olduğu sıfatları kazanmak için yaşamış, kendi tabiriyle bu kağıttan kentte yaşayan kağıttan kızın aslında istediği özünde "anlaşılmak". Geride bıraktığı şiir kitabında geçen bir dize gibi.

Sonra Margo'nun elinde bir Sylvia Plath kitabı görüyoruz. O, intiharı dün seçmediği gibi yarın da seçmeyecekti. İntihar, hayatın kendi gözüyle gördüğü, kendi ruhunda hissettiği anlamsızlığına, absürtlüğüne boyun eğmek olurdu. Evet, pes ediyorum demekti. Margo ise pes etmemek için belki de kaçmayı, yeni bir yerde yeni bir başlangıç yapmayı tercih etmişti yolun başında. Tüm dengesizliğine, tüm saçmalığına rağmen, kağıttan bir kıza dönüşmüş olsa da bu hayatı yaşamak istiyordu çünkü alternatifinin daha iyi olacağını, bir şeyleri sonunda çözüme kavuşturacağını hiç sanmıyordu. Bu nedenle elindeki kitaptan okuduğu alıntıyla kendini ifade etmeye çalışmıştı.

Ardından gelen kitabın belki de en çarpıcı anı, Margo'nun tırnaklarını toprağa geçirdiği, toprağı kendini adayarak avuç avuç kazdığı, kendi mezarını kazdığı an. İçine gömdüğü defteri, defter formundan çıkıyor artık o noktada, çok daha fazlasına, çok daha farklısına dönüşüyor. Bir zamanlar yaşadıkları, bir zamanlar düşündükleri, bir zamanlar olduğu ve olmasını hayal ettiği her şey. Tüm o planlar, tekrar tekrar yazılan hatta kimse okuyamasın diye "çapraz yazılan" sözcükler. Kendi "fikri". Sonra bu görevde de gönüllü ortağı Quentin'le birlikte kazmaya devam ediyorlar. Toprağın içine gömülen defterle, John Green aslında tüm o fikri gömdürüyor. Artık okuyucu da gerçekle, o ilk başlarda sunulan, çok daha parlak, çok daha "larger than life" fikrin ayrımını acı çekerek, bin bir zorluktan geçerek o ana ulaşan, o anı yaşayan Quentin gibi idrak edebiliyor.

SPOILER İÇEREN KISIM BİTTİ.


Kağıttan evlerinde yaşayan bütün şu kağıttan insanlar, kendilerini ısıtmak için geleceği yakıyorlar.

Kitaplar, insana insan olduğunu hatırlatır. Kitaplar, insana insanı anlamayı öğretir. Bir de kitaplar, bizi içimize döndürür, hislerimize tercüman olur. "İşte bu!" dersin okurken, "tam da bu işte." Tıpkı Margo'nun Sylvia Plath'e tutunduğu gibi tutunursun bazen... Bu kitabı okurken birçok kez hissettiğim şeylerin tercümanı oldu John Green. Kitabımın birçok sayfası işaretli, çizili, boyalı. İşte bu nedenle de benim için saklanacak, bir başka zaman en az bir kez daha okunacak kıymetli bir metin.

Puan: 5

20 Temmuz 2014 Pazar

İnceleme: Black Ice



Orta dereceli spoiler alarmı.

İlgisiz ve sevgisiz ailesine inat tanımadığı erkeklerle barlarda sabahlayan genç kız, sonunda kendini psikopat bir katilin kollarında bulur. Bilin bakalım bu olaydan bir sene sonra o katille hem de dağ başında kim başbaşa kalacaktır?

17 Temmuz 2014 Perşembe

İnceleme: Eleanor & Park


Düşük dereceli spoiler alarmı.

Seksenlerde yaşayan Eleanor sıradışı görünüşü ve en önemlisi "okuldaki yeni kız" olması nedeniyle daha ilk günden dışlanıyor. Hatta okula adım atmadan önce. Düşünüyorum da biz de liseli olduk ama hiç böyle öcüler yoktu sınıflarda. En fazla kişiye uzaktan kötü bakışlar atılır, arkasından dedikodu yapılırdı. Ben mi şanslıydım yoksa onlar mı şansızlar? Senelerdir bu tip hikayeler okuyorum ve Hollywood ziyadesiyle yansıtıyor ama yine de Amerikan gençlerinin acımasızlığı beni etkiliyor. Velhasıl, Eleanor da yeni okuluna adım attığı andan itibaren klasik bir zorba kurbanı oluyor. 

Annesi Amerikan değil Asyalı olduğundan Park da çok farklı durumda değil. İlk başlarda Eleanor da dahil olmak üzere diğer herkese için o sadece "Asyalı çocuk". Amerika ve meşhur ırk ayrımı... Neyse ki Park saçma sapan laflar edildiğinde sakin kalmayı ve sinirlenmemeyi tercih ediyor. Eleanor ile tanışana dek tabii. İşte o zaman, farklı sebeplerle de olsa dışlanmış iki genç bir araya gelince Park insanların bakışlarından rahatsız olmaya başlıyor. Duyduğu kahkaha seslerine farklı anlamlar katıyor. Sanki herkes onlardan bahsediyor, onlarla dalga geçiyor. Bazı durumlarda bunun çok da fantastik bir fikir olmadığını da görüyoruz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...