film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2017 Cumartesi

"Every Day/Her Gün" Film Uyarlaması

Biz kitap severler, inandığımız kitaplar ve yazarlar uğruna savaşmayı severiz. Sadık takipçilerim bilirler ki David Levithan kitaplarının ülkemizde de yayımlanması için yıllarca uğraşanlardan biriyim. 2014 senesine girdiğimizde nihayet o büyük gün gelmiş, ülkemizde aşkı değil erotizmi öne çıkartan yetişkinlere özel romanlar peynir ekmek gibi satarken hemcinslerin birbirine aşık olduğu genç yetişkin romanlarından çekinmenin manasız olduğuna ya da en azından yurtdışında popüler olan ve otoriteler tarafından ödüllendirilen özel romanların bir şansı hak ettiğine karar verilmiş ve ertesi sene ilk David Levithan romanı Türk okurlarla buluşmuştu. 

Sonuç mu? 


Binlerce satan ve defalarca baskıya giren bir roman oldu. Özünde "love is love" diyen romana Türk okurların cevabı o kadar olumlu ve etkiliydi ki yazarın diğer kitapları da dilimizdeki baskılarına kavuşmaya başladı. Evet, Two Boys Kissing hala bir yerlerde saklanıyor ancak kim bilir, belki o da bir gün karşımıza çıkar.

Hatırlayacağınız gibi oluşturulmaya başlanan bu Levithan dizisine öncülük eden ilk romanı dilimize tercüme etmek de benim görevimdi.  Benim için iki kere önemli olan o roman Every Day/Her Gün'dü ve şimdi de bir beyaz perde uyarlamasıyla gündemde.



MGM'in uyarlama hakkını satın aldığı roman, Michael Suscy tarafından yönetilecek ve Rhiannon rolünde henüz 16 yaşındaki Avustralyalı Angourie Rice'ı izleyeceğiz. Senaryosunu ülkemizde de yayımlanan Me and Eary and the Dying Girl/Ben, Earl ve Ölen Kız'ın yazarı Jesse Andrews'un kaleme aldığı filmin çekimlerine ise gelecek ay Toronto'da başlanacağı belirtiliyor.

Suscy, Emmy ve Golden Globe ödülü kazanmış bir yönetmen. Angourie Rice ise The Nice Guys/İyi Adamlar'da Ryan Gosling'in kızı olarak seyircinin karşısındaydı. Genç oyuncu, bu sene Cannes'da En İyi Yönetmen ödülünü kazanan ve çağımızın en başarılı kadın yönetmenlerinden biri olarak görülen Sofia Coppola'nın yeni filmi The Beguiled'da da yer alıyor.

Ne düşünüyorsunuz?
Siz de izlemek istiyor musunuz?

1 Şubat 2017 Çarşamba

"Before I Fall/Ben Ölmeden Önce" Film Uyarlaması: Afiş, Fragman ve Gösterim Tarihi

Sevdiğimiz yazarlardan Lauren Oliver'ın aynı isimli genç yetişkin romanından uyarlanan ve 2017 Sundance Film Festivali'nde ilk gösterimine kavuşan Before I Fall/Ben Ölmeden Önce'nin, 3 Mart'ta ABD'de, 17 Mart'ta ise ülkemizde vizyona girmesi bekleniyor. 



Hem kamera önü hem de kamera arkası deneyimi olan Ry Russo-Young'ın yönettiği filmin fragmanı ki hemen aşağıda yer alıyor, kitaba sadık bir uyarlamanın bizi beklediğini gösteriyor. Filmin başrolünde Vampire Academy/Vampir Akademisi ve Beautiful Creatures/Muhteşem Yaratıklar beyaz perde uyarlamalarında da yer alan 1994 doğumlu Zoey Deutch'ın yer aldığını da hatırlatayım.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Ekran Başında: The Hateful Eight

Vaat edilen belliydi. Ennio Morricone imzalı bir soundtrack eşliğinde western havasını soluyan usta oyuncu kadrosuyla bir Quentin Tarantino filmi. Beklenti çıtası yüksekti.



Filmin açılış sekansıntan itibaren sinematografisiyle takdiri hak ettiğini belirtmem gerek. Bir başına, karlarla kaplanmış ve çoktan unutulup gitmiş Hz. İsa tasvirinin hemen ardından puslu Wyoming dağlarında orman bir çerçeve görevi görürken muhteşem atların bata çıka ama yine de asaletten ödün vermeden yürüyerek oluşturdukları özneyle her şey başlıyor ve filmin sanatsal değeri gittikçe artıyor. Filmin ilk yarısının neredeyse her anı yavaş çekimde tekrar tekrar izlemek isteyeceğiniz anlardan oluşuyor. Bu olağanüstü sahneler eşliğinde kendinizi devasa beyaz perdede yaratılan illüzyona kapılırken buluyorsunuz.

12 Angry Men/12 Öfkeli Adam, Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü, Glengarry Glen Ross ve Carnage/Acımasız Tanrı gibi  tamamı ya da büyük bir çoğunluğu tek bir mekanda geçen filmlerde oyuncuların, senaristin ve yönetmenin dehası ortaya çıkıyor. Bu kısıtlama karşısında ancak ustalar hizmet ettikleri izleyici kitlesinin ilgisini çekebilir ve bu ilgiyi uyanık tutabilirler. İçinde bulunan bu şartlarda artık sinema seyircisi de tiyatro seyircisine yaklaşmıştır. Velhasıl, tüm hünerleri gösterme vaktidir. Tarantino'nun bu sekizinci filminin de büyük bir bölümü tek bir mekanda geçiyor: Minnie's Haberdashery.



Hoş, Tarantino'nun çok büyük bir avantajı var: Neredeyse her duruşunu, her bakışını, her mimiğini bildiği oyuncularla karşımıza çıkıyor. Marquis Warren adıyla karabasan gibi zihinlerde yer edecek, altıncı kez yönetmenle bir araya gelen Samuel L. Jackson ve adından bekleneni veren Tim Roth gibi favori oyuncularıyla birlikte ne kadar verimli bir iş çıkarttıklarına şüphe yok.

İşçilikten bahsederken, Kurt Russell'ın noksansız canlandırdığı, Remington 1858 "Cattleman's Carbine" tüfeğini yanından ayırmayan "The Hangman" lakaplı John Ruth'un, adalete teslim etmek üzere o bir türlü ulaşılamayan Red Rock'a götürmeye çalıştığı Daisy Domergue rolüyle Jennifer Jason Leigh'nin adını anmamak büyük bir haksızlık olurdu. Kendini bekleyen kadere ve gördüğü onca şiddete rağmen inatla son ana dek elinden geleni ardına koymayan bu kaçık kadın için son yıllarda izlediğim en tatmin edici kadın karakter çalışması desem yeridir. Öte yandan Walton Goggins de uyanık, çıkarcı, yeri ve zamanı geldiğinde ırkçı (tartışmaya değer) karakteri Chris Mannix'le gittikçe yükselen bir performans ortaya koyuyor. 


Filmin ikinci yarısında o kendinden farklı olana duyulan öfkenin ve nefretin tavan yaptığı o intikam alma anında bizim göremediğimiz ama biraz sonra ansızın (ve illüzyonu bir miktar kırarak) dış sesin, yani Tarantino'nun, bize işaret edeceği gizemli gelişme, filmin seyrini de değiştiriyor. O dakikadan itibaren akla Agatha Christie romanlarını ya da Alfred Hitchcock filmlerini getirecek bir "whodunit" izlemeye başlıyoruz. Böylece Tarantino bir kez daha seyirciyi avucunun içine alıyor ve jenerik akana kadar bırakmıyor.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Ekran Başında: Spectre

Benim için 007, 2006'da anlam kazandı. Tanrı biliyor ki Pierce Brosnan'a katlanamıyordum. Casino Royale'i izledikten sonra ise artık bu daha insani, daha gerçekçi, en önemlisi de çok daha iyi temsil edilen ajanı sevmeye başlamıştım. 2008'deki Quantum of Solace'ın hikaye örgüsü geri planda kalıp aksiyon dozu artınca bile umudumu yitirmedim. Geriye dönüp baktığımda filmin kötü adamını bile hatırlayamıyordum ki Bond kötülerinin varoluş amacı akılda yer etmektir. Öte yandan 2012'deki Skyfall'u çıkar çıkmaz izlemeye gittiğimde ise yerimde duramıyordum. Zira Bond, her gün şehrime gelmiyordu. İngiltere'de ilk hafta sonu itibarıyla gişede bir rekora imza atan Spectre'ı da dün gece Ataköy'deki bir sinema salonunda büyük beklentilerle izledim. Çünkü Daniel Craig ve Sam Mendes çıtayı iyice yükseltmişti ve daha azıyla yetinecek değildim. Şimdiyse bu satırları yazarken her şeyi bir kez daha düşünüyorum. 



Öncelikle bu filmin kötü adamını Christoph Waltz ete kemiğe büründürüyor. Beni Tarantino'nun Django Unchained'i ve Polanski'nin Carnage'ında oyunculuğuyla büyüleyen Waltz'ın kadroda yer alması kesinlikle haneye yazılan artı bir puan diye düşünmüştüm. Fakat... İnsan ister istemez şu ana kadar sarışın Bond'un karşısında gördüğü kötüleri şöyle bir düşünmeden edemiyor. 2002'de Wilbur Wants to Kill Himself ile tanıştığım Mads Mikkelsen'ın sessiz, sakin, derinden psikopatı Le Chiffre. Sonra 1992'de çektiği Jamón Jamón'dan başlayarak neredeyse tüm filmlerini izlediğim muhteşem Javier Bardem'in bir anı bir anına tutmayan, "her şeyin bir ilki vardır" Raoul Silva'sı. Pekala. Waltz'ın Blofeld'ı en azından kurgu açısından iddialı demeliyiz. Çünkü...

[Spoiler geliyor. Dikkat.]

"Benimle birçok kez karşılaştın ama beni hiç görmedin."

Hikayeye göre şu ana kadar Craig'in canlandırdığı tüm Bond filmlerinde karşılaştığımız kötü adamlar aslında Blofeld'in emrindeymiş ve tüm amaç Bond'un hayatını mahvetmek ve tabii ki... Dünyanın kontrolünü ele geçirmekmiş. World domination, baby. İşe bu yönüyle film ilginç bir hal alıyor. Yılanın başı Spectre, tüm kötülüklerin temelinde yatıyor.

Blofeld, şu ana kadar toplam altı Bond filminde yer aldığından aslında Waltz'un elinde bir dünya materyal bulunuyordu.

[Spoiler bitti.]

Spectre, klasik Bond formülü üstünden giderek gözlere hitap ediyor. O halde, gelelim filmin en sevdiğim sahnesine.

Day of the Dead, Meksika.

Bana soracak olursanız Sam Mendes ve tüm ekibi filmin açılışıyla ayakta alkışlanmayı hak ediyor.

Meksika'daki "Day of the Dead" festivalinde kurukafa maskesi ve onunla uyumlu iskelet kostümüyle karşımıza çıkan Bond, festival katılımcılarının ve göstericilerin arasında kolunda hoş bir hatunla ilerlerken tek kelimeyle muhteşemdi. O korkunç güzel maskesiyle yüzünü gizlerken bile karizmatik ve seksi olmayı başarmak da ancak Bond canonundan beklenilebilecek bir şeydi.



Kostümlerinden makyajlarına dek tek tek hazırladıkları sekiz yüz kişiyle çektikleri bu harikulade açılışın, şu ana kadar izlediğim tüm Bond filmleri arasında belki de yıllar sonra hatırlayacağım ilk üç sahneden biri olacağına hiç şüphe yok. Bu sahneyi izlerken ne kadar eğlendiğimi tahmin edebilirsiniz. Sonrasında takım elbisesi ve mühendislik harikası silahıyla pencereden dışarı çıkıp aksiyona daldığında ise gülmeden edemedim. İşte Mr. Bond böyledir. 

Aslında bakılırsa filmin büyük bir bölümünü bu hissiyat eşliğinde izledim. 

Ancak...

14 Şubat 2015 Cumartesi

Ah, Valentine!

Hazır sen buradayken ve bu sayfaya bakarken...

14 Şubat'ın kutlu olsun sevgili okur. = )

Sevgilin varsa ya da yoksa. Sevgilinle sözlüysen, nişanlıysan, evliysen ya da değilsen. Bir yere adım attığında birileriyle aranda bir şeyler olduğunu hissettiysen ya da henüz hiç hissetmediysen.



Bugün Sevgililer Günü. Öyleyse kutlu olsun!

Aslında sen de yalnız değilsin Travis. = )

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Vampirella Ne Okuyor: "Yıldız Çarpması"

Vampirella, şu anda Mark Schreiber'ın Starcrossed/Yıldız Çarpması isimli kitabını okuyor.



Bu kitabın ne kadar eğlenceli olacağını daha ilk cümleleri okurken anlamış ve bunu düşünerek kitaplığıma eklemiştim. Çok fazla bekletmeden okumaya başladım ve bingo! Gerçekten sıradışı, eğlenceli, modern bir Romeo and Juliet/Romeo ve Juliet yorumu tadında ilginç ve sürükleyici bir hikayeyle karşılaştım. Şu anda 78. sayfadayım ve kitap toplam 270 sayfa sevgili okur. 

3 Ağustos 2014 Pazar

Ultraviolence: Edebiyatta ve Sinemada Sorunlu İlişkiler

Lana Del Rey'in "Ultraviolence" şarkısını dinlerken bir arkadaşıma şarkının aklıma 1970'de çekilen Wuthering Heights/Uğultulu Tepeler uyarlamasından bir sahneyi getirdiğini söylemiştim. O sahnede Heathcliff sinirlenip Catherine'e tokadı basıyordu. Gerçekten. Heathcliff, dünyanın en sert ve aynı zamanda en romantik kurgusal karakteri olabilir ama belli ki yönetmen sinirini fiziksel anlamda Catherine'den iyice çıkartsın istemiş ve kitaba o noktada sadık kalmamayı tercih etmiş. Sonra aklıma filmlerdeki ve kitaplardaki "sorunlu ilişkiler" geldi. Şiddetin her boyutunu yansıtan ilişkiler. Sonunda böyle bir liste hazırlamaya karar verdim.




2 Ağustos 2014 Cumartesi

Ekran Başında: Speak/Konuş Benimle

Dün Laurie Halse Anderson'ın ünlü romanı Speak'in film uyarlamasını izledim. Kitabı bir türlü elime geçiremediğim için -bir ara neredeyse ABD'den getirtecektim- adaptasyonun ne kadar aslına sadık olduğuyla ilgili yorum yapamayacağım fakat birtakım sıkıntıları olsa da izlediğime memnun olduğum filmler arasına girdi.



Kitabın ya da filmin konusuna şöyle bir göz attıysanız, yaşadığı travmatik bir olay sonrası insanlardan uzak duran, içine kapanan ve "konuşamayan" bir karakterin yaşadığı dehşeti, öfkeyi ve yanında gelen bazı duyguları anlatan bir çalışma olduğunu biliyorsunuzdur. Ben de bu kadarını bilerek DVD'yi izlemeye başladım. İlk anda tüm sırlarını ele vermeyen ama hissettiren film, ikinci yarısında tempo kazanıyor ve oyunculuk performansları açısından da iyileşiyor. Belki tüm film boyunca değil ama özellikle kapanış sekansında genç Kristen Stewart'ın performansını beğendim diyebilirim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...