sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2017 Cumartesi

"Every Day/Her Gün" Film Uyarlaması

Biz kitap severler, inandığımız kitaplar ve yazarlar uğruna savaşmayı severiz. Sadık takipçilerim bilirler ki David Levithan kitaplarının ülkemizde de yayımlanması için yıllarca uğraşanlardan biriyim. 2014 senesine girdiğimizde nihayet o büyük gün gelmiş, ülkemizde aşkı değil erotizmi öne çıkartan yetişkinlere özel romanlar peynir ekmek gibi satarken hemcinslerin birbirine aşık olduğu genç yetişkin romanlarından çekinmenin manasız olduğuna ya da en azından yurtdışında popüler olan ve otoriteler tarafından ödüllendirilen özel romanların bir şansı hak ettiğine karar verilmiş ve ertesi sene ilk David Levithan romanı Türk okurlarla buluşmuştu. 

Sonuç mu? 


Binlerce satan ve defalarca baskıya giren bir roman oldu. Özünde "love is love" diyen romana Türk okurların cevabı o kadar olumlu ve etkiliydi ki yazarın diğer kitapları da dilimizdeki baskılarına kavuşmaya başladı. Evet, Two Boys Kissing hala bir yerlerde saklanıyor ancak kim bilir, belki o da bir gün karşımıza çıkar.

Hatırlayacağınız gibi oluşturulmaya başlanan bu Levithan dizisine öncülük eden ilk romanı dilimize tercüme etmek de benim görevimdi.  Benim için iki kere önemli olan o roman Every Day/Her Gün'dü ve şimdi de bir beyaz perde uyarlamasıyla gündemde.



MGM'in uyarlama hakkını satın aldığı roman, Michael Suscy tarafından yönetilecek ve Rhiannon rolünde henüz 16 yaşındaki Avustralyalı Angourie Rice'ı izleyeceğiz. Senaryosunu ülkemizde de yayımlanan Me and Eary and the Dying Girl/Ben, Earl ve Ölen Kız'ın yazarı Jesse Andrews'un kaleme aldığı filmin çekimlerine ise gelecek ay Toronto'da başlanacağı belirtiliyor.

Suscy, Emmy ve Golden Globe ödülü kazanmış bir yönetmen. Angourie Rice ise The Nice Guys/İyi Adamlar'da Ryan Gosling'in kızı olarak seyircinin karşısındaydı. Genç oyuncu, bu sene Cannes'da En İyi Yönetmen ödülünü kazanan ve çağımızın en başarılı kadın yönetmenlerinden biri olarak görülen Sofia Coppola'nın yeni filmi The Beguiled'da da yer alıyor.

Ne düşünüyorsunuz?
Siz de izlemek istiyor musunuz?

1 Şubat 2017 Çarşamba

"Before I Fall/Ben Ölmeden Önce" Film Uyarlaması: Afiş, Fragman ve Gösterim Tarihi

Sevdiğimiz yazarlardan Lauren Oliver'ın aynı isimli genç yetişkin romanından uyarlanan ve 2017 Sundance Film Festivali'nde ilk gösterimine kavuşan Before I Fall/Ben Ölmeden Önce'nin, 3 Mart'ta ABD'de, 17 Mart'ta ise ülkemizde vizyona girmesi bekleniyor. 



Hem kamera önü hem de kamera arkası deneyimi olan Ry Russo-Young'ın yönettiği filmin fragmanı ki hemen aşağıda yer alıyor, kitaba sadık bir uyarlamanın bizi beklediğini gösteriyor. Filmin başrolünde Vampire Academy/Vampir Akademisi ve Beautiful Creatures/Muhteşem Yaratıklar beyaz perde uyarlamalarında da yer alan 1994 doğumlu Zoey Deutch'ın yer aldığını da hatırlatayım.

11 Haziran 2016 Cumartesi

Ekran Başında: The Conjuring 2

Son seans. Şaşırtıcı derecede kalabalık bir salon. Seyirciyi daha ilk andan avucunun içine alan The Conjuring 2/Korku Seansı 2



Patrick Wilson ve Vera Farmiga'nın başrolleri paylaştığı,  James Wan imzalı serinin ilk filmi The Conjuring/Korku Seansı, sinemada izlediğim bir film değildi. Kendi evinin, kendi odanın sunduğu konforda bile seni tüyler ürperten bir olaylar zincirine sürükleyen, zaman zaman en ufak bir ses, en ufak bir hareketle sarsan bir yapımdı. Aynı kemik kadroyla çekilen devam filmini ise açılış gününde bir sinema salonunun son seansında izledik ve hem görsel hem işitsel destekle hikayenin etkisi bir kat daha artmış oldu. Filmin en büyük kozu, açılış sekansından başlayarak neredeyse hiç düşmeyen temposuydu. 70'leri yansıtan kostüm tercihleri ve makyaj ustalığı atmosferi olumlu yönde etkiliyordu. Vera Farmiga'nın Patrick Wilson'la kimyası ve genel hatlarıyla başarılı bulduğum oyunculuğu da filmi bir adım öteye taşıyordu. Ancak yer yer CGI'ın plastik hissi ve kimi ucuz trickler illüzyonu kırıyordu.

23 Ocak 2016 Cumartesi

"Before I Fall/Ben Ölmeden Önce" Film Uyarlaması

Lauren Oliver'ın 2012 baharında okuyup beğendiğim ve yorumladığım (işte burada) Before I Fall/Ben Ölmeden Önce'si Ry Russo-Young yönetiminde bir film uyarlamasına kavuşuyor. Dahası, Vampire Academy/Vampir Akademisi'nde Rose'u canlandıran Zoey Deutch başrolde yer alıyor. Doğma büyüme LAli olan ve tamamıyla şov dünyasına hizmet eden bir aileden gelen yirmi bir yaşındaki Zoey Deutch, daha öncesinde Beautiful Creatures/Muhteşem Yaratıklar filminde de yer almıştı. 




Peki, Lindsay kim tarafından canlandırılacak?

İşe bu önemli rol, Paper Towns/Kağıttan Kentler ve Seth Rogen'lı Neighbors/Kötü Komşular filmlerinde kendine bir yer bulan yirmi üç yaşındaki Halston Sage'e verilmiş.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Ekran Başında: The Hateful Eight

Vaat edilen belliydi. Ennio Morricone imzalı bir soundtrack eşliğinde western havasını soluyan usta oyuncu kadrosuyla bir Quentin Tarantino filmi. Beklenti çıtası yüksekti.



Filmin açılış sekansıntan itibaren sinematografisiyle takdiri hak ettiğini belirtmem gerek. Bir başına, karlarla kaplanmış ve çoktan unutulup gitmiş Hz. İsa tasvirinin hemen ardından puslu Wyoming dağlarında orman bir çerçeve görevi görürken muhteşem atların bata çıka ama yine de asaletten ödün vermeden yürüyerek oluşturdukları özneyle her şey başlıyor ve filmin sanatsal değeri gittikçe artıyor. Filmin ilk yarısının neredeyse her anı yavaş çekimde tekrar tekrar izlemek isteyeceğiniz anlardan oluşuyor. Bu olağanüstü sahneler eşliğinde kendinizi devasa beyaz perdede yaratılan illüzyona kapılırken buluyorsunuz.

12 Angry Men/12 Öfkeli Adam, Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü, Glengarry Glen Ross ve Carnage/Acımasız Tanrı gibi  tamamı ya da büyük bir çoğunluğu tek bir mekanda geçen filmlerde oyuncuların, senaristin ve yönetmenin dehası ortaya çıkıyor. Bu kısıtlama karşısında ancak ustalar hizmet ettikleri izleyici kitlesinin ilgisini çekebilir ve bu ilgiyi uyanık tutabilirler. İçinde bulunan bu şartlarda artık sinema seyircisi de tiyatro seyircisine yaklaşmıştır. Velhasıl, tüm hünerleri gösterme vaktidir. Tarantino'nun bu sekizinci filminin de büyük bir bölümü tek bir mekanda geçiyor: Minnie's Haberdashery.



Hoş, Tarantino'nun çok büyük bir avantajı var: Neredeyse her duruşunu, her bakışını, her mimiğini bildiği oyuncularla karşımıza çıkıyor. Marquis Warren adıyla karabasan gibi zihinlerde yer edecek, altıncı kez yönetmenle bir araya gelen Samuel L. Jackson ve adından bekleneni veren Tim Roth gibi favori oyuncularıyla birlikte ne kadar verimli bir iş çıkarttıklarına şüphe yok.

İşçilikten bahsederken, Kurt Russell'ın noksansız canlandırdığı, Remington 1858 "Cattleman's Carbine" tüfeğini yanından ayırmayan "The Hangman" lakaplı John Ruth'un, adalete teslim etmek üzere o bir türlü ulaşılamayan Red Rock'a götürmeye çalıştığı Daisy Domergue rolüyle Jennifer Jason Leigh'nin adını anmamak büyük bir haksızlık olurdu. Kendini bekleyen kadere ve gördüğü onca şiddete rağmen inatla son ana dek elinden geleni ardına koymayan bu kaçık kadın için son yıllarda izlediğim en tatmin edici kadın karakter çalışması desem yeridir. Öte yandan Walton Goggins de uyanık, çıkarcı, yeri ve zamanı geldiğinde ırkçı (tartışmaya değer) karakteri Chris Mannix'le gittikçe yükselen bir performans ortaya koyuyor. 


Filmin ikinci yarısında o kendinden farklı olana duyulan öfkenin ve nefretin tavan yaptığı o intikam alma anında bizim göremediğimiz ama biraz sonra ansızın (ve illüzyonu bir miktar kırarak) dış sesin, yani Tarantino'nun, bize işaret edeceği gizemli gelişme, filmin seyrini de değiştiriyor. O dakikadan itibaren akla Agatha Christie romanlarını ya da Alfred Hitchcock filmlerini getirecek bir "whodunit" izlemeye başlıyoruz. Böylece Tarantino bir kez daha seyirciyi avucunun içine alıyor ve jenerik akana kadar bırakmıyor.

14 Ocak 2016 Perşembe

Alan Rickman'a Veda



"Seksen yaşına gelip sallanan sandalyemde oturduğumda Harry Potter okuyacağım," demişti, "ve ailem bana, 'Bunca zaman sonra, öyle mi?' diye soracak ve ben de, 'Daima' diyeceğim."

Elveda Alan Rickman
Beyaz perdede bıraktığın anılar için minnettar kalacağız.
Daima.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Ekran Başında: Spectre

Benim için 007, 2006'da anlam kazandı. Tanrı biliyor ki Pierce Brosnan'a katlanamıyordum. Casino Royale'i izledikten sonra ise artık bu daha insani, daha gerçekçi, en önemlisi de çok daha iyi temsil edilen ajanı sevmeye başlamıştım. 2008'deki Quantum of Solace'ın hikaye örgüsü geri planda kalıp aksiyon dozu artınca bile umudumu yitirmedim. Geriye dönüp baktığımda filmin kötü adamını bile hatırlayamıyordum ki Bond kötülerinin varoluş amacı akılda yer etmektir. Öte yandan 2012'deki Skyfall'u çıkar çıkmaz izlemeye gittiğimde ise yerimde duramıyordum. Zira Bond, her gün şehrime gelmiyordu. İngiltere'de ilk hafta sonu itibarıyla gişede bir rekora imza atan Spectre'ı da dün gece Ataköy'deki bir sinema salonunda büyük beklentilerle izledim. Çünkü Daniel Craig ve Sam Mendes çıtayı iyice yükseltmişti ve daha azıyla yetinecek değildim. Şimdiyse bu satırları yazarken her şeyi bir kez daha düşünüyorum. 



Öncelikle bu filmin kötü adamını Christoph Waltz ete kemiğe büründürüyor. Beni Tarantino'nun Django Unchained'i ve Polanski'nin Carnage'ında oyunculuğuyla büyüleyen Waltz'ın kadroda yer alması kesinlikle haneye yazılan artı bir puan diye düşünmüştüm. Fakat... İnsan ister istemez şu ana kadar sarışın Bond'un karşısında gördüğü kötüleri şöyle bir düşünmeden edemiyor. 2002'de Wilbur Wants to Kill Himself ile tanıştığım Mads Mikkelsen'ın sessiz, sakin, derinden psikopatı Le Chiffre. Sonra 1992'de çektiği Jamón Jamón'dan başlayarak neredeyse tüm filmlerini izlediğim muhteşem Javier Bardem'in bir anı bir anına tutmayan, "her şeyin bir ilki vardır" Raoul Silva'sı. Pekala. Waltz'ın Blofeld'ı en azından kurgu açısından iddialı demeliyiz. Çünkü...

[Spoiler geliyor. Dikkat.]

"Benimle birçok kez karşılaştın ama beni hiç görmedin."

Hikayeye göre şu ana kadar Craig'in canlandırdığı tüm Bond filmlerinde karşılaştığımız kötü adamlar aslında Blofeld'in emrindeymiş ve tüm amaç Bond'un hayatını mahvetmek ve tabii ki... Dünyanın kontrolünü ele geçirmekmiş. World domination, baby. İşe bu yönüyle film ilginç bir hal alıyor. Yılanın başı Spectre, tüm kötülüklerin temelinde yatıyor.

Blofeld, şu ana kadar toplam altı Bond filminde yer aldığından aslında Waltz'un elinde bir dünya materyal bulunuyordu.

[Spoiler bitti.]

Spectre, klasik Bond formülü üstünden giderek gözlere hitap ediyor. O halde, gelelim filmin en sevdiğim sahnesine.

Day of the Dead, Meksika.

Bana soracak olursanız Sam Mendes ve tüm ekibi filmin açılışıyla ayakta alkışlanmayı hak ediyor.

Meksika'daki "Day of the Dead" festivalinde kurukafa maskesi ve onunla uyumlu iskelet kostümüyle karşımıza çıkan Bond, festival katılımcılarının ve göstericilerin arasında kolunda hoş bir hatunla ilerlerken tek kelimeyle muhteşemdi. O korkunç güzel maskesiyle yüzünü gizlerken bile karizmatik ve seksi olmayı başarmak da ancak Bond canonundan beklenilebilecek bir şeydi.



Kostümlerinden makyajlarına dek tek tek hazırladıkları sekiz yüz kişiyle çektikleri bu harikulade açılışın, şu ana kadar izlediğim tüm Bond filmleri arasında belki de yıllar sonra hatırlayacağım ilk üç sahneden biri olacağına hiç şüphe yok. Bu sahneyi izlerken ne kadar eğlendiğimi tahmin edebilirsiniz. Sonrasında takım elbisesi ve mühendislik harikası silahıyla pencereden dışarı çıkıp aksiyona daldığında ise gülmeden edemedim. İşte Mr. Bond böyledir. 

Aslında bakılırsa filmin büyük bir bölümünü bu hissiyat eşliğinde izledim. 

Ancak...

1 Aralık 2014 Pazartesi

Sivas

Uzun zamandır sinemanın yolunu tutmuyordum çünkü izleyecek film bulmakta zorlanıyordum. Evde oturup siyah beyaz filmleri izlemeyi tercih ediyorum genellikle... Olmazsa, ülkemize uğramayan ya da sadece birkaç kopyayla uğramış gibi yapan bağımsız filmleri izliyorum. Ancak Altyazı'nın son sayısında rastladığım Sivas, beni tekrar sinemaya çekmeyi başardı.

Neyi mi anlatıyor? Karşılık beklemeden duyulan sevgiyi anlatıyor en çok. Burada öyle toz pembe değil her şey, aksine sert ve acımasız. İnsanların hırsını, rekabetçi ve çıkarcı yanını da ortaya koyuyor film.

Büyüme çağındaki Aslan'ın da tıpkı diğer çocuklar gibi en çok etrafındaki büyüklerin etkisinde kaldığını gösteriyor. İyi ya da kötü, birilerini örnek alıyor, küfür ediyor, sigara içiyor ve bir şekilde herkes gibi büyüyor. 


Düşünen insanlar için filmin neredeyse her karesinde ayrı bir anlam var.

"İşe yaramaz artık," dedikleri hayvanları ölüme terk eden insanlar var etrafta. Çünkü bir kullanım değeri kalmıyor gözlerinde. Hayvan da olsa insan da olsa birilerine hizmet ederek değerini belli etmeli ve yaşamayı dahi hak etmeli.

"Köpekse, dövüşecek tabii," deniliyor, dövüşüp sahibine maddi ve manevi getirisi olacak ki varlığını sürdürmeyi hak etsin.

12 Ağustos 2014 Salı

Robin Williams'a Veda



Yıllarca madde ve alkol bağımlılığından kurtulamayan ve "Hayatın tadını çıkartmak için içkiye ya da uyuşturucuya ihtiyaç duyuyorsan, yanlış yapıyorsun," diyecek kadar işin bilincinde olan muhteşem aktör Robin Williams, 63 yaşında aramızdan ayrıldı. 

Bu kadar güzel gülen, kendisiyle birlikte milyonları da güldüren bir adamın intihar ettiğini düşünmek zor geliyor ilk başta. Bu sabah bir haber uygulamasında okuduğumda ben de şaşkınlık içindeydim. Daha sonra uzun süredir depresyonda olduğunu ve temmuz ayında rehabilitasyon merkezine yattığını öğrendim. Kim bilir daha bilmediğimiz ne dertleri vardı? Biz onu hep o içimizi ısıtan, kimi zaman güldüren kimi zaman hüzünlendiren ama hep ilham veren karakterleriyle hatırlayacağız. Çocukları için her şeyi yapan Bayan Doubtfire'ı kim unutabilir ya da altın kalpli Patch Adams'ı? Hangi yetişkin Peter Pan'i onun gibi canlandırabilir ya da duyguları olan bir androidi? Huzur içinde yatsın. 

3 Ağustos 2014 Pazar

Ultraviolence: Edebiyatta ve Sinemada Sorunlu İlişkiler

Lana Del Rey'in "Ultraviolence" şarkısını dinlerken bir arkadaşıma şarkının aklıma 1970'de çekilen Wuthering Heights/Uğultulu Tepeler uyarlamasından bir sahneyi getirdiğini söylemiştim. O sahnede Heathcliff sinirlenip Catherine'e tokadı basıyordu. Gerçekten. Heathcliff, dünyanın en sert ve aynı zamanda en romantik kurgusal karakteri olabilir ama belli ki yönetmen sinirini fiziksel anlamda Catherine'den iyice çıkartsın istemiş ve kitaba o noktada sadık kalmamayı tercih etmiş. Sonra aklıma filmlerdeki ve kitaplardaki "sorunlu ilişkiler" geldi. Şiddetin her boyutunu yansıtan ilişkiler. Sonunda böyle bir liste hazırlamaya karar verdim.




20 Eylül 2013 Cuma

Bir Book Boyfriend Olarak Heathcliff

VampirellaninGuncesi Presents... Heathcliff!


Söz konusu aşksa, henüz aşkı tatmamış bir insanın dileyebileceği en yüce şey, herhalde birilerinin çıkıp onu Heathcliff'in Cathy'yi sevdiği kadar çok sevmesidir.

Heathcliff, ölümsüz aşkın, tutkunun ve intikamın sembolüdür. Onun Cathy'ye duyduğu ebedi aşk ve sonsuz bağlılığı bu dünyanın sınırlarını aşar ama o, kendine acı çektiren herkesten öç alarak tattığı zehirden de elini çekmez. Sonunda ölüm üzerine kara pelerini atarken, kavuşacağı kişi Cathy'si ise, bu dünyadan büyük bir mutlulukla ayrılır. Yüzünde herkesi şaşırtan bir tebessümle.

O, romantik bir kahraman, bir şövalye değildir ve bunu bizzat kendisi dile getirir. Onu, Bay Darcy ya da Romeo Montague ile kıyaslamak haksızlık olur. O, kusurları olan, hayatının büyük bir bölümünde hor görülen ve sonunda kendi tırnaklarıyla bir yere gelen etten kemikten bir insandır; bulutların ardında filan değil "gerçek dünyada" outsider hayatı sürer. İşte bu yüzden, ne zaman Wuthering Heights/Uğultulu Tepeler'i okusak, okuduğumuzun bir kurgu eseri olduğunu unutup bir yerlerde onun gerçekten yaşadığını hissederiz. Acılarına ortak oluruz ve bir gün başka bir alemde kendisi gibi vahşi ve özgür ruhlu Cathy'si ile mutlu olmasını dileriz.

27 Haziran 2013 Perşembe

Tag: Kitaptan Beyaz Perdeye

Bu etkinlikte, film uyarlamasını izlemek istediğimiz, "Keşke filmi çekilse!" dediğimiz beş kitabı sıralıyoruz. An itibarıyla çekilen ve merakla beklediğiniz kitap uyarlamalarını da listemize ekleyebiliriz.


kitaptan-beyaz-perdeye


Katılmak istersen, konuyu blogunda işleyebilirsin.
Blogun yoksa, cevaplarını yorum olarak gönderebilirsin.


6 Aralık 2012 Perşembe

"Hush, Hush" Beyaz Perde Uyarlaması

Hush, Hush serisi sonunda film uyarlamasına kavuşacak. Fakat güzel bir film mi olacak yoksa felaketle mi karşılaşacağız?




LD Entertainment'ın haklarını satın aldığı film, serinin ilk kitabına odaklanacak. Senaryo için ise Patrick Sean Smith ile anlaşılmış. Kitabın yazarı Becca Fitzpatrick, en önemli iki rol için aklındaki isimleri belirtmiş: Steven Strait ve Emmy Rossum. Fakat bu oyuncular ile anlaşmaya varılamamış. Bakalım rolleri kimler üstlenecek!

Bugüne kadar birçok güzel kitabın kötü film uyarlamalarına şahit olduk. (bkz. Beastly.) Bu nedenle, ilk fragmanı izleyene kadar umutlanmamak yerinde olacaktır.

14 Mart 2012 Çarşamba

Haber: "Muhteşem Yaratıklar" Filminde Jeremy Irons!

İşte muhteşem bir haber: beyaz perdede Macon Ravenwood'u kimin canlandıracağı belli oldu!



Muhteşem Yaratıklar incelememi (bkz. İnceleme: Muhteşem Yaratıklar) okuyanlar bilir, kitapta en çok ilgimi çeken karakter gizemli "outcast" Macon Ravenwood'du. Bu sebeple, sinema uyarlaması gündeme geldiğinden beri, bu görece ufak ama önemli rolü kimin canlandıracağını merak ediyordum. Bugün cevap geldi: Jeremy Irons!

21 Eylül 2011 Çarşamba

Yeni Kitaplar: Harry Potter - Page to Screen


Modern zamanların en başarılı fantastik serilerinden Harry Potter, bildiğiniz gibi toplam yedi romanlık bir eser. Her ne kadar hayranları ulaşabildikleri her kanaldan yeni bir roman için ısrar etse de bu müthiş serinin dahi yazarı Jo' Rowling tarafından tatmin edici bir cevap gelmiyor. Muhtemelen gerçekleşmeyecek olan bu hayale üzülmek yerine, Diagon Alley'nin ve Gringotts'ın yer aldığı bu muhteşem dünyanın beyaz perde yorumlarını izlemeyi tercih ediyor olabilirsiniz. Kitaplarının yerini tutmasa da filmlerinin de zevkle izlendiği ve büyük kitleler tarafından takdir edildiği bir gerçek. İşte, tam da bu sebeple Harry Potter - Page to Screen: The Complete Filmmaking Journey isimli bir kitap oluşturulmuş ve serinin sinema macerası görsel desteklerle anlatılmaya çalışılmış.



3 Ağustos 2011 Çarşamba

Türkçe Edisyonu Yayımlandı: La mécanique du cœur (by Mathias Malzieu)


"Jack dünyanın en soğuk gününde doğar. Ancak kalbi donmuştur. Doğumuna yardım eden yarı-büyücü, yarı-şaman ebe, sakat kalbin yerine bir saat yerleştirerek bebeği kurtarmayı başarır. Jack artık tüm duygusallıklardan uzak durmak koşuluyla yaşayabilecektir: Yani öfkelenmemeli ve en önemlisi de âşık olmamalıdır." (Tanıtım yazısından.)


2007'de Fransız yazar Mathias Malzieu tarafından yazılan La mécanique du cœur, Mekanik Kalp ismiyle kitapçılarındaki yerini aldı. Doğan Egmont Yayınevinin "young adult" kitaplar için kısa süre önce oluşturduğu DEX kanadı tarafından yayımlanan kitabın Türkçe çevirisini Gülçin Şahin üstlenmiş.


Sene içinde bir de film adaptasyonu ile beyaz perdeye gelecek olan La mécanique du cœur, fantastik öğelerle yoğrulmuş post-modern bir aşk masalı olarak lanse ediliyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...